Yazdır e-Posta

 

BİR AKADEMİSYENİN DÜŞÜ


Çocukları hep sevdim. Hem de yalnızca masumiyetlerini, bakışlarını, gülüşlerini, konuşmalarını, oyunlarını, kokularını, bilmişliklerini değil, huysuzluklarını, yaramazlıklarını bile. Küçüklüğümden beri kendimi dünyadaki bütün çocukların arkadaşı, ablası, teyzesi gibi hissettim. Annem üç yaş küçük kardeşimi de bu nedenle hiç kıskanmadığımı söyler.

Çocuklara yönelik her kötülük içimi sızlattı. Dayanamayıp önlemeye çalıştığım ve bu nedenle terslendiğim bile oldu. Üstüne eğitimcilik ve annelik de eklenince çoğalan bir sevgiydi bu. Çocuk saflığıyla öğrencilerimi çok sevmemi kıskandığında kızıma "ben hepinizi çok sevebiliyorum. İçimde bütün çocukları sığdıracak kadar büyük bir çocuk sevgisi taşıdığım için sevinmelisin. Sen de öyle yapabilirsin" dedim. Şimdi o da öyle yapıyor.

Anaokullarında ne kadar mutlu olduğumu ise, 1990'da ABD'de kızıma okul ararken ve Amerikan okullarında araştırma yaparken farkettim. Sonraları başka ülkelerde ve ülkemizde eğitimci, araştırmacı, danışman, veli olarak ziyaret ettiğim yüzlerce okulda da sürdü bu mutluluk. Çocukları gözlemek o kadar keyif vericiydi ki, danışmanlığını yaptığım okulların okul öncesi sınıflarında zamanı, kendimi unuttuğum, programımı aksattığım oluyordu.

Bu arada, daha yurtdışındayken biraz gıpta, biraz kıskançlıkla kurmaya başladığım "kaliteli okul" düşü beni peşine takmıştı. Yaptığım her şey onun uğrunaydı. Başta eşim olmak üzere meslektaşlarımla tartışmalarım, hastalanana kadar çalışmalarım, yurtdışına her gidişimde okul gezmelerim, binlerce yayın getirmem ve bunları herkesle paylaşmam, yazmalarım, okumalarım, üniversitedeki dersler, yönettiğim tezler ve araştırma projeleri, en basit işlerde bile bilim insanlığının hakkını vermeye çalışmam ve ülkenin dört bir yanında, Almanya'da, İsveç'te; çok çeşitli kurumlarda; öğretmenler, müfettişler, müdürler, anababalar ve eğiticiler için yaptığım binlerce eğitim çalışması... Hepsi bu düş içindi. Hatta bir akademisyen için oldukça erken sayılabilecek bir yaşta emekli olup üniversite dışında eğitim çalışmalarına odaklanmam da. Artık hafta sonları, geceler, gündüzler birbirine karışıyordu. Bu süreç hem çok zevkli, hem çok yorucuydu. Yaptıklarımın sonunda çocuklara döneceği beklentisi beni güdülüyordu.

Öte yandan "kaliteli okul" düşüm onca yoğunluk içinde yitmediği gibi giderek büyüyor ve mesleki bir projeye dönüşüyordu. Belki yepyeni bir okulda bütün bilimsel birikimi, yenilikleri, çeşitli ülkelerdeki izlenimleri uygulamak daha kolay olabilirdi. Bu okul -keyfi bir yana- ihmal edilmişliği, etkilerinin yaşam boyu sürüyor olması ve ekonomik yapılabilirliği nedeniyle- bir anaokulu olmalıydı. Ayrıca, bu okul vazgeçilmezim olan araştırmalar, yayınlar, çevreye sunduğumuz danışmanlık ve eğitim hizmetleriyle uğruna 32 yıldır çırpındığım bilimsel eğitim anlayışının geliştiği ve yayıldığı bir merkezin projesine dönüşebilirdi. Böylece bilimi üniversite dışına taşıma gayretlerimiz beslenirdi.

Her fırsatta bu proje için bilgi toplamaya başlamıştım. "Harika olur, en iyisi olur" gibi olumlu bilgiler/görüşler cesaretlendiriyor, "zor, zahmetli, maddi yönden değmez, riskli" gibi olumsuzları düşündürüyordu. Maddiyat o kadar önemli değildi. Nasıl olsa emekli aylıklarımız vardı. Zaten yüksek gelirli işleri değil bilim insanlığını seçen ben değil miydim? Yüreğim "zahmetine katlanırsın" diyordu ama eşimin "çocuklara birşey olursa" uyarısı, işletmeciliği bilmiyor olmam beni alıkoyuyordu. Yüreğim "yap" derken beynim "dur" diyordu.

İlginçtir, son zamanlarda eşim de projeyi destekler, güvenlikle bizzat ilgileneceğini söyler olmuştu. Son noktayı yıllarca yukarıda özetlediğim duygu ve düşüncelerin en yakın tanığı olan kızım "sizin yapacağınız yok, ben yapıyorum" diyerek koydu. Artık yüreğim bugüne kadar beklemişliğin de etkisiyle "haydi" dedi. Ben de yüreğimin sesini dinledim ve bu öykünün dışında kalmak istemedim.

37 yıldır okumakta olduğum eğitimbilim literatürünü, üniversitedeki derslerimde ve yürütücüsü olduğum binlerce eğitim toplantısına katılan öğretmen, eğitici, öğrenci, yönetici, müfettiş, okul kurucusu ve anababalarla yaptığımız paylaşımları, yurt içinde ve yurt dışında ziyaret ettiğim yüzlerce okulda gözlediğim güzellikleri yansıtan; kaliteli, çevresine örnek olabilecek bir okul kurmak için yola çıktım.

Hazır binaları ekonomik olduğu halde amaçlarımıza uygun bulmadığım için planından renklerine kadar her detayına özenerek ve yetkililerin güvenlik önerilerine harfiyen uyarak ve çocukların sağlığı, rahatı ve gelişimi için gerekli hiçbir şeyi esirgemeyerek okul binasını yaptırdık. Ustalar, sağlık, itfaiye, bayındırlık, eğitim yetkilileri; alışverişler, titizlikle yürütülen eleman seçimleri, malzeme seçimleriyle ve uzun 'yapılacaklar' listeleriyle dolu bir kuruluş sürecinin sonuna geldik.

Şimdi sıra eğitimin en kalitelisini sunmakta. BEM ekibi bu sorumluluğun bilinci, hazırlığı ve heyecanı içinde. Kısacası şimdiye kadar okuduklarınız öykünün girişiydi yalnızca. Devamı Bilimsel Eğitim Merkezi'nde (BEM) yazılacak.

İçim bu düşüncelerle kıpır kıpır. Tıpkı 32 yıl önce Hacettepe Üniversitesi'nde akademisyenliğe ilk adımlarımı atarken, kızımı kucağıma ilk kez alırken olduğu gibi. Öyle heyecanlı, umutlu, tutkulu ve hayalperest. Akademik kariyer zevkli bir yolculuksa eğer, şimdi "proje-uygulama okulu" şeridindeyiz galiba. Bir akademisyenin düşlerindeki okulda buluşmak dileğiyle.

Prof Dr. Kamile Ün Açıkgöz

 

 

 

Duyurular

Ziyaretçi Sayacı

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter